Günlerden Galatasaray #2

Gerçekten delirmemek elde değil. Kapanan takıma karşı özellikle ikinci yarının başında yapılacak her şeyi yapıp son dakikada gol yiyerek berabere kalmak da bir beceri cidden. Maçın kırılma noktası tamamen golü attıktan sonra geri çekilmemiz bence. Kabul bak, rakip top oynamaya gelmemiş. Golü yedikten sonra oynamaya başladılar. Fakat onlar oynamaya başladı diye sen bırakmamalısın oynayacağın oyunu. Aksine üstüne üstüne gitmelisin ki hata yapsınlar. İkinci haftada ikinci puan kaybı geldi maalesef. Açıkçası bu noktada tek tesellim ve beni umutlandıran tek nokta takımın oyununu oynayabiliyor olması. Maçı kazanmış olsak cayır cayır Steven Nzonzi övecektim mesela burada. Nokta transfer ve ilk maçı olmasına rağmen zerre sırıtmadı bence. Maçın tek golü Babel'den gelmiş olsa da içerideki ilk maçımızda Konya ile 1-1 berabere kaldık maalesef. Giden 2 puan olsun. Nasılsa telafi ederiz. Sen yine aslan gibi savaş GALATASARAY!

İki Şiirin Arasında | Yekta Kopan

İlk kez bir Yekta Kopan kitabı okudum. Çeşitli dergilerde yayımlanmış çeşitli hikayeleri mevcut kitapta. Hikayelerdeki karakterler genelde şehirli insanların yaşadıkları sıkıntılardan yola çıkılarak yazılmış bir kitap olarak karşımıza çıkıyor. Yekta Kopan'ı dinlerken keyif alan biri olarak kitabı bir parça tereddütle aldım aslında. Ama neyse ki tereddütlerim yersiz çıktı. Çünkü dinlemekten keyif aldığım bu adamı okurken de çok keyif aldım. Totalde 11 adet hikaye var kitapta. Benim favorim "Amcamın Yaşama Savaşı" oldu. En sevdiğim cümle ise epey havalı. Diyor ki “hayat, lunaparktaki aynalar gibi. Güldürücü ve kişiyi kendi gerçeğiyle yüzleştirmemeye kararlı.” Nasıl ama?! Kitabın son sözünde Yekta Kopan herkese iyi günler ve geceler diliyor. Ben de aynı şekilde bitireyim. Hepinize iyi günler ve geceler dilerim. Kitabın bendeki baskısı Can Yayınlarından, 144 sayfa ve 16 TL. Hikayeciyseniz, deneyin tekrar görüşelim. Ben uzun kitapçıyım arkadaş derseniz size gelmez maalesef.

Hasan Şaş

Hayatımın Galatasaray döneminin başlangıcında tanımıştım onu. Bu kel, delibozuk, hırçın ve hırslı adam Galatasaray'ın kendisi gibiydi. Hakkını yedirmeyi istemiyordu. Hırsı tamamen kazanma üstüneydi. Futbolcuyken hırslıydı, teknik ekibe girdi Hocamın yanında değişmedi. Açıkçası hala da öyle. Geçen sene Fenerbahçe maçında göze batmaya başlayan bu hırsı son Denizli maçında tribünlerle girdiği diyalogla bazı çevrelerce "futbola yakışmayan adam" olarak yaftalanmasına sebep oldu.

Hasan Şaş için çok şey söyleyebilirsiniz ki birçoğunu ben biraz evvel yazdım. Fakat "futbola yakışmıyor" ifadesi Hasan için kullanabileceğimiz son sıfat bile değil. Hasan'ı futboldan uzaklaştırmaya çalışmadan önce 4-5 kişi gazeteciye saldıran futbolcuları konuşalım mesela. Yahut çok değil birkaç ay evvel bir maçtan sonra, canlı yayında, hepimizin gözü önünde birebir şu cümleyi kuran kulüp başkanını konuşalım "yanımda silahım olsaydı o hakemi vururdum". Yahut milli takım kampında uçakta babası yaşındaki bir gazeteciye sövüp sayan kaptanı konuşalım. 

Hasan'ın hırsını törpülemesi hatta mümkünse tamamen kendini geliştirip futbolcuları yönlendirmesi noktasına kanalize etmesi tek temennim. Fakat ilk akla gelen yukarıdaki üç örneğe rağmen Hasan Şaş futboldan uzaklaştırılınca futbol temizlenecekse önce temizlenir diyen zihinleri futboldan uzaklaştırmamız gerektiğini düşünüyorum ben. Hasan Şaş Galatasaraydır, Galatasaray da tam olarak Hasan Şaş: başarısızlığı kabullenmeyen, hiçbir haksızlığa tahammül edemeyen, hak yemeyen ve hakkını da asla yedirmeyen... İyi ki varsın Hasan Şaş. Seni çok seviyoruz. Lütfen insanların seni yumuşak karnından vurmasına izin verme. Çünkü sen çok kıymetlisin.

Kardeşinin Ölümsüz Gözleri | Stefan Zweig

İlk kez bu yayınevinden bir Zweig kitabı okuyorum, çok hoşlanmadığımı söyleyerek başlamam gerekiyor. Kitaptan değil, yayınevinden. Fakat tuhaftır, ne Can Yayınlarında ne de İşbankası Kültürde bu kitap görünmüyor. Zweig sevdiğimi bilen bir arkadaşım Kendileri ile Savaşanlar ile bu kitabı bana hediye etti. Kendileri ile Savaşanlar daha biyografik bir eserken bu kitap biraz kıssadan hisse hikayelerine benziyordu garip şekilde. Çok eski zamanlarda yönetimde bulunan Virata isimli bir karakter var. Virata ülkenin kralının en yakınındaki isimlerden birisi. Adaletin başına geçiyor, kralın danışmanlığını yapması isteniyor, bilge olarak değerlendirilip halk tarafından "erdemin dört adıyla onurlandırılıyor". Kitapta birebir geçen cümle bu. Fakat Virata, insanların hakkına girmekten, günah işlemekten korkup inzivaya çekiliyor. Yine de insanlarla etkileşime girmekten kurtulamıyor bir türlü. Hayatta herkesin belli bir rolü olduğuna, o rolü yaşamak zorunda olduğumuza, kendimizi soyutlamak istesek de bunu başaramayacağımıza ve aslında başarmamamız da gerektiğine dair nefis bir hikaye. Kitabın bendeki baskısı İlgi Kültür Sanattan, 80 sayfa ve 8 TL. Mutlaka edinip denemenizi öneririm.

Günlerden Galatasaray #1

İlk elin günahı olmaz klişesiyle başlıyorum lige. Deplasman tatavası yapmadan kapatacağım yazıyı. Çünkü gerçekten ilk mağlubiyetin ilk haftadan gelmesinin deplasmanla alakalı olduğunu düşünmüyorum. Takım hazır değil. Bedenen orada olsalar da zihnen sahada değildi hiç kimse. 2-0'lık mağlubiyet ile birlikte kaçırılan penaltı, görülen kırmızı kart falan da tüy dikti açıkçası. Ve elbette Rodallega'dan bahsetmiyorum bile. Kendisi dünyaya beni mutsuz etmek için gelmiş bu çok belli. Neyse. İlk maçın gerçekten günahı olmaz. Kafayı Samiyen'de oynanacak Konya maçına kitlemek lazım şimdi. Sezonun içerideki ilk maçı, Hocamın cezası bitiyor, kazanıp Mayıs 2019'da koyduğumuz hedef olan 23. şampiyonluğa adım adım yaklaşmamız lazım. Sen yine aslan gibi savaş GALATASARAY, savaşmayınca noolduğunu hepimiz gördük sanıyorum.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...