Türkan gerçek bir hikaye. Rahmetli Türkan Saylan'ın hayatının bir film şeridi halinde gözünün önünden geçmesi olarak özetleyebiliriz. Çocukluğundan, gençliğinden, arkadaşlarından, doktor olmaya karar vermesinden, üniversite hayatından, doktorluğundan, doçentliğinden, profesörlüğünden, emekliliğinden, kurduğu derneklerden, vakıflardan, evlatlarından, eşlerinden, annesinden, babasından birer tutam anlatıyor. Yaptıkları, yaşadıkları, toplum tarafından dışlanmış hastalara uzattığı elinden, cüzam başta olmak üzere hastalıklara açtığı savaştan bahsediyor. Türkan Saylan ile ilgili anlatılan bir sürü zırva var. Araştırılmadan, gerçekler konuşulmadan hakkında yazılıp çizilen anlatılan zırvalar... Kadının yapmaya çalıştığı ve hayatı boyunca da yaptığı tek şey doktor kimliğinin gereğini yerine getirmek sonra da eğitimin eşitliğini sağlayamayan devletin yapamadığını kendi çapında yapmaya çalışmakmış. Saygı duymadan edemiyorum. Birilerinin istediği yola girmedi diye, birilerinin başaramadığını ucundan kıyısından da olsa başardı diye birilerinin gözüne batması, son günlerinde polisler tarafından evinin basılması ve güya "darbecilik" ile suçlanmış olması büyük adaletsizlik. Gerçeklerin de ortaya çıkmak gibi güzel bir huyu var ki zaman hem Ergenekon'un gerçekten bir darbe girişimi olmadığını hem de Türkan Saylan'ın suçladıkları şekilde bir insan olmadığını ortaya çıkardı. Tüm kalbimle rahmet okuyorum. Yaptığı her şey için umarım cennettedir. Kitabın bendeki baskısı midi boy, Everest Yayınlarından, 325 sayfa ve 14 TL. Mutlaka okuyun.
Türkan | Ayşe Kulin
Sevgili
Serapbenbuyrun
tam şu anda yazıvermiş
10/29/2019 11:00:00 ÖÖ
Günlerden Galatasaray #9
Hemen yazdım maçtan sonra, siz 28 Ekim sabahı okuyacaksınız. Hemen yazdım ki sakinleşmeden duygularım yansısın maça... Galatasaray'ın tadı yok bu sezon ve yazık ki ilerleme olmuyor olmuyor olamıyor bir türlü. Yazık ki Beşiktaş da çok kötü. Maçın 60 dakikasında Galatasaray mı daha kötü Beşiktaş mı diye düşündüm ama maçı 1-0 kaybettiğimize göre demek ki biz daha kötüyüz. Keşke Beşiktaş biraz daha iyi olsaydı da 3-4 ataydı bize. Belki kötü oynadığımız yönetimin gözüne giderdi. Galatasaray kenardan iyi yönetilmiyor maalesef. Hocayı dünyada ailesinden sonra en seven insanlardan biri olarak gönül rahatlığıyla söylüyorum ki Galatasaray kötü yönetiliyor. Hiçbir ilerleme olmadan; hatta daha kötüye giderek. Bir maçta kazanıp o özgüveni alsak devamı gelecek. Ama o galibiyet bir türlü gelmiyor. Hoca sürekli Ocak ayını işaret ediyor, Ocak ayına kadar beklemeye değecek bir işaret vermiyor. Kadronun derinliğini göz önünde bulundurunca kötü oynayan oyuncuların kenara çekilmiyor olması takımdaki forma adaletsizliği ile birlikte birbirine inanmayan, güvenmeyen bir grup adamın başı kopuk tavuk gibi ortada dolanmasına gerekiyor. Yapılacak tek şey forma adaletinin sağlanması şu an. Motivasyonu da yakalarsak o ivmeyle şampiyonluğa yürürüz. Şampiyonlar Ligi gitti gider, UEFA'da kalırsak ekonomik anlamda elimiz rahatlar. Sen diz çöktüğün için büyük görünüyorlar Galatasaray, gözünü seveyim ayağa kalk!
Sevgili
Serapbenbuyrun
tam şu anda yazıvermiş
10/28/2019 11:00:00 ÖÖ
On Üç Günün Mektupları | Cemal Süreya
Cemal Süreya'nın her şiirini, her beyitini, her dörtlüğünü gördüğüm zaman çarpılıyorum. Kalbime elini dokunup çekiveriyor adeta. Bu yüzden onunla ilgili, onun elinin değdiği her şeyi de okumak istiyorum açıkçası. Biliyorum, mektup kişiseldir -en azından iki kişisel- fakat bu kitap basıldıysa eğer, okuyarak o kişiselliğe dahil olmak bizim suçumuz değil, kitabı basanın bence. Kendimi akladığıma göre geleyim kitaba... Cemal Süreya'nın eşi Zuhal Hanım ameliyat olmak için hastaneye yazar. Süreya ise hastanede geçirdiği her bir gün için ona sayfalarca dolusu mektup yazar: bazen evde, bazen bir kahvede, bazen vapurda, bazen ise arkadaş ortamında... Yazdığı her mektubu da ertesi gün eşine vermek üzere hastaneye götürür. Mektup alışkanlığı aile bir araya geldikten ve hatta farklı illerde yaşamak zorunda oldukları zaman da devam eder. Cemal Süreya, Zuhal Hanımı çok sevmiş. Rahatsızlığı ve ondan uzak kaldığı dönemde bunu öyle güzel sözlerle ifade ediyor ki, imrenmemek elde değil. Bir de güzellik yapmış mektupları derleyip yazan biz okurlara: kitabın solunda Cemal Süreya'nın el yazısı ile mektubun orijinal halini sağ tarafında ise temize çekilip daktilo edilmiş halini görüyoruz. Ben okuyabildiğim kadarıyla el yazısından okudum. İnci gibi olmasa da zarif bir el yazısı varmış. Kitabın bendeki baskısı Can Yayınlarından, 192 sayfa ve 19 TL. Benim gibi İkinci Yeni Şairlerini sevenlerdenseniz kaçırmayın!
Sevgili
Serapbenbuyrun
tam şu anda yazıvermiş
10/26/2019 11:00:00 ÖÖ
Ay Işığı Sokağı | Stefan Zweig
Stefan Zweig'in kitaplarının hepsini okuyup bitirme arzum ilk kez sekteye uğradı. Ay Işığı Sokağı'nda anlamadığım bir şekilde sıkıldım okurken. Sanırım her şeyin fazlası zarar diyen kişi doğru söylemiş. Kitapta 5 tane hikaye var ortalama yirmişer sayfadan oluşan. Bu 5 hikaye içinde en çok Leporella'yı sevdim ben. Yabani bir kadın hikayesi Leporella sanıyorum sevme sebebim bu oldu. Kitabın genelinde bir depresif hava hakim. Aslında Zweig kitaplarının birçoğu bu şekilde yazılmış fakat bu kitaptaki hikayelerin tamamı bilhassa ölüm teması içeriyor. Sanıyorum biraz bu kasvet yordu beni. Arka kapakta bundan bahsediyor aslında fakat okumadan farkına varamıyor insan ilk bakışta, ben varamadım mesela. Arka kapakta yazan not şu: "Zweig bu öykülerde insanı insanlıktan çıkarıp en uç noktalara sürükleyen deneyimlerin izini sürerken, okuru da ister istemez karakterlerinin ruh çalkantılarının içine çekiyor" O ruh çalkantılarının içinde boğuldum gerçekten. Kitabın bendeki baskısı Türkiye İş Bankası Yayınlarından, 80 sayfa ve 7 TL. Yani atlasanız bir şey kaybetmeyeceğiniz bir Zweig kitabı bence Ay Işığı Sokağı. Fakat benim gibi koleksiyoner merakınız varsa deneyin derim.
Sevgili
Serapbenbuyrun
tam şu anda yazıvermiş
10/25/2019 11:00:00 ÖÖ
Şahsiyet
10 senedir buralardayım, en özendiğim yazı bu olsun istiyorum. Böyle bir işe başka türlüsü yakışmayacak çünkü. Fi, Bozkır, Masum internette yayınlanıp bu işte öncü olmuş işler. Fakat Şahsiyet'i apayrı bir yere koyarım. Öyle gerçek, öyle çarpıcı, öyle acı ki... Dizinin gideceği yeri az çok kestiriyorsunuz, sonu kesinlikle sürpriz değil fakat gidiş yolu öylesine iyi ki hani bi çocuğun yürüyüşünden düşeceğini bilirsiniz badi badi gider yapma düşeceksin diye aklınızdan geçirirsiniz ama o çocuk siz ne kadar düşmesin diye üzerine titreseniz de gider düşer ve ağlamaya başlar sizin de içiniz ezilir ya, işte Şahsiyet'i izlerken tam olarak bu oldu bende. Düşeceğini bile bile, üzüle üzüle izledim diziyi. Nihayetinde dün gece bitti ve unutmak üzerine kurulu bu hikayeyi asla unutmamak için yazmayı istedim. Spoiler butonunu kullanmayacağım yazının devamında, eğer izlemediyseniz, izleyin tekrar görüşelim. Başlıyorum!
Sevgili
Serapbenbuyrun
tam şu anda yazıvermiş
10/20/2019 02:00:00 ÖS
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




