Obsesyon!

Türk Dil Kurumu obsesyonu takıntı olarak tanımlıyor. İşi bilen ruh bilimciler ise obsesyonu; "kişinin zihnine girmesine engel olamadığı, zihninden uzaklaştıramadığı düşünce, fikir ve dürtülerdir. Kişinin isteği dışında gelirler, kişi tarafından mantık dışı olarak değerlendirilirler ve yoğun sıkıntı ve huzursuzluğa yani anksiyeteye neden olurlar" şeklinde açıklıyor. Dün kendimle ilgili değerlendirme yaparken aslında hissettiğim şeyin tam olarak karşılığını obsesyon kelimesinde bulduğumu fark ettim. Haydi, kahvelerinizi alın, biraz Serap dedikodusu yapalım...

Günlerden Galatasaray #7

Takımda bir rahatsızlık var. Akıllar sürekli başka yerlerde gibi. PSG maçı dışında 10 maç oynadı resmi olarak bu takım sanıyorum. Kupa kaldırdığımız Akhisar maçı, kazandığımız Kayseri maçı dahil hiçbir maçta aklımız sahada değildi mesela. Bu maçta da keza öyle. Fiziksel olarak hazır değil desen diri olduklarını hafta içi gördük. Kalitesiz desen aynı şekilde. Kimse maval okumasın. Haa maç seçmeye rakip seçmeye başlıyorsak da oturup ayrıca konuşalım derim ben. Şu maçta galip gelememeyi falan geçtim, gol bile atamıyorsak tartışacağımız çok başka şeyler vardır bence. Kimin kafası neredeyse saha içine çevirecek. Artık Hoca mı yapar yoksa yönetim mi yapar kim ne yapıyorsa yapsın. Milli takım arasını hiç bu kadar dört gözle beklememiştim gerçekten. Son olarak, şu maçtan sonra penaltı verilmedi hakem kötüydü falan demesin hiç kimse. Neyin hakemi Allahın aşkına, takım top oynamıyor! Neyse. Kapatıyorum artık. Takım böyle devam etmeyecektir diye umuyorum. Tez zamanda yükseliş devrimizin gelmesi sebebiyle... Yürüyedurun!

Gitme kararı almak

Kafamın içinde zonklayan cümleler oluyor bazı anlarda. Geçen hafta okuduğum Ferzan Özpetek kitabı olan Sen Benim Hayatımsın zonklayan cümlelerden birini ön plana çıkardı. Sezen'in malum şarkıda söylediği "yer nere gök nerede ben neredeyim" cümlesini sevdiceğimden ayrı kaldığım zamanlarda sıklıkla duyuyorum kafamın içinde fakat bu sefer öne çıkan cümle "Ankara'dan nasıl ayrılabildim" oldu kitabın bir bölümünü okurken. Ve istedim ki bu bölüm yalnızca kitapta kalmasın. Başucu yazılarımdan birisi olsun istedim içimi okuyan ve Ankara'dan ayrılma kararını almamı sağladığım dönemi benden daha iyi anlatan bu cümleler... Ferzan Özpetek, sadece bu cümleleri bu kadar büyüleyici ve gerçek yazdığın için bile umarım cennete gidersin. 

Sen Benim Hayatımsın | Ferzan Özpetek

Onun sinema dilini çok seviyorum. İddialı, bakılmadık yerlerden bakan, zamanının çok ötesinde, kesinlikle Egeli bir bakışı var. Daha önce İstanbul Kırmızısı adını verdiği kitabını okumuştum. Sen Benim Hayatımsın ise ikinci ve bugüne kadarki son kitabı. Hayatımda okuduğum en çarpıcı kitaplardan birisi. Sevginin, aşkın, bağlılığın önüne geçecek hiçbir şeyin olmadığını; önyargısız yaşamamız gerektiğini; sınırların yalnızca insanların kafasında olduğunu anlatıyordu kitap. Bir aşk hikayesini o kadar etkileyici cümlelerle yazmış ki Özpetek, filmini izler gibi büyülüyor insanı. Roma'yı, Lecce'yi zaman zaman Paris'i, New York'u ve çok az da olsa İstanbul'u öyle güzel bir fon yapıyor ki kitaba büyülenmemek elde değil! Amcasının tabiri ile "nonoşlarla dolu bir arkadaş çevresi" var kitapta. Hayatın acısını da tatlısını da, başarısını da vazgeçişleri de, ölümü de doğumu da kendine Mumyalar diyen bu grubun içerisinde karşılıyor ekip. Okurken gözlerimin önüne hep aynı insanlar geldi -Ankara ailem- eminim herkesin bir "mumya" ekibi vardır. Kitap 13 bölüm ile bir son söz ve bir de teşekkür bölümünden oluşuyor. Benim kalbime en çok dokunan bölümler Veda Yemeği -ki bu bölüme ayrıca bir yazı gelecek- ile En Güzel Armağan bölümleri oldu. Kitabın bendeki baskısı Can Yayınlarından, 240 sayfa ve 24,50 TL. Önyargılarınızdan kurtulup okumayı başarırsanız büyük bir aşkın anlatımı ile karşılaşacağınıza söz veriyorum. 

Beyaz Kale | Orhan Pamuk

Kendi kişisel okuma serüvenimin en ilginç kitaplarından birisiydi Beyaz Kale. Bir kere Osmanlı dönemine dair okuduğum tüm kitaplar saray ve çevresine yönelikti. Ekabir takımı, vezirler, sadrazamlar falan... Ama halka dair hiçbir kitap yoktu elimde. Beyaz Kale nispeten halktan iki karakterden bahsediyor. Kitapta İtalya'da Türk gemilerine esir düşen bir köle var. Bu köle kürek çekmekten kurtulmak adına doktorluk yaptığını bilimle ilgilendiğini söyler ve saraya yakın Hoca lakaplı birinin yanına verilir. Fiziksel olarak Hoca ile çok benzediklerini fark eden köle, zamanla Hoca ile bir olur hatta yer değiştirmeyi bile düşünürler. İki karakter kitap içinde öyle birbiri içine geçiyor ki hangisi hangisiydi okurken kayboluyorsunuz. Öyle ki kitabın yazarı Orhan Pamuk, son söz başlığı ile kitabın sonunda yer verdiği pasajda kendisi bile kitabı kimin ağzından bitirdiğini karıştırdığını itiraf etmiş. Kitapla ilgili gerek yazıldığı dönemde gerekse günümüzde intihal yapıldığı, yani fazlaca ilham alındığı hatta ileriye gideyim; açık açık çalıntı olduğunu söyleyenler var. Yine son söz başlığında Pamuk, yararlandığını/ilham aldığını söylediği kitap ve yazarlardan renkler diye bahsediyor. Kitabın adının Beyaz Kale olmasının sebeplerinden biri bu mudur acaba diye düşündüm. Tüm renkler bir araya gelip o "beyaz"ı oluşturmuş sanki intihalden ziyade... Çok mu zorlama, bilmiyorum... Kitabın bendeki baskısı Yapı Kredi Yayınlarından, 152 sayfa ve 19 TL. Okunmasıyla ilgili Orhan Pamuk okumayıp kim okumayacağız mesela...