Başakşehir deplasmanına çıktık dün akşam. Yere göğe koyulmayan, şampiyonluğuna kesin gözüyle bakılan, güya halkın takımı, müthiş Başakşehir bu muymuş? İkinci yarının başında 10 dakika derli toplu oynadılar onda da golü buldular sonra yine seriş... Herhalde beraberliğe fit olmuşlardı. Benimkiler dün akşam oynadıkları oyunu son dört maçta sahaya yansıtabilseler iddia ediyorum şu an liderdik. Ne hakem engellemesi ne başka bi şey. Emre'nin golüyle 1-1 berabere bitti ya maç, bu maçı hasbelkader kazansaydık, haftaya da Trabzon'u yenebilseydik lüzumsuz yere gaza gelip şampiyonluk şarkıları söyleyecektik. Gerçi dün Trabzon'un puan kaybetmesiyle, ya acaba mı diye bi beklentiye girmedik değil ama işte boşuna heyecan yapmayalım diye yaradan maçın hakkı beraberlik dedi. Maçın güzel yanı oynadığımız istekli oyundu evet ama daha güzel yanı ise Emin'in oynadığı sürede gösterdiği performanstı. Dilerim adını yıllarca konuşacağımız nefis bir stoper yetişiyordur da biz de buna tanıklık ediyoruzdur. Yürüyedurun!

Yıllardan beridir en yakın dostum Grange okur ve çok sever. Ben de polisiyeyi çok severim ama Grange ile yollarım yıllardır hiç kesişmemişti Kızıl Nehirler'e kadar. Kızıl Nehirler'den yıllar evvel Siyah Kan'ı okumuş, çok da çarpılmamıştım. Şimdi yalan yok. Kitabın arkasını okurken diyordu ki kalbi olanlar ve ocakta yemeği olanlar bu kitaba başlamasın. Allahın aşkına diye düşünüp gülmüştüm. Bi de Grange gözümde çok özel bi yerde ya, bu ne üçüncü sınıf romanlar gibi dedim. AZ BİLE SÖYLEMİŞ! Gözümü kırpmadan okudum, iki akşam üst üste servisten ineceğim yeri kaçırıyordum işten dönerken. İnanılmaz sürükleyiciydi. Tam olayı çözdüm diye ortalığa dökülüyorum, iş başka bir yerden patlıyor. Tamam diyorum katil şu, hop birden bakış açısı değişiyor kitapta. Gerilim kitabı olmanın hakkını sonuna kadar veriyor. Ana olayla bağlantılı üç cinayet işleniyor Fransa'nın uzak köşelerinde. Cinayetlerin hepsi birbiriyle bağlantılı ve hepsinde aynı cinayet şekli, aleti mevcut. Merkezden getirtilen tecrübeli polis Niemans ve çaylak polis Karim'in katili arayışlarını okuyoruz kitap boyunca. Benim gibi ıskalayanlardansanız, ıskalamayın. Kitabın bendeki baskısı Doğan Kitap'tan, 328 sayfa ve 43 TL. İndirim kovalayın, alın.

Ben bu kitabı okurken muhtemelen distopik bir dünya olmasından sebep 1984'e, Fahrenheit 451 havası aldım. Kitaba adını veren Momo, küçük bir kız çocuğu. Çevresindekileri dinlemesiyle ve bu dinlemelerinin insanlara iyi gelmesiyle meşhur. Şehrin dışındaki antik tiyatroda yaşıyor. Kitaptaki kötü adamlar olan zaman hırsızlarına bir şekilde çevrim içi oluyor Momo ve aralarında bir savaş başlıyor. Hala okumamış olanlar ve okumayı düşünenler varsa daha çok uzatmayayım özet mevzusunu. Sadece 1984 ve Fahrenheit'a nereden benzettiğimi, işin distopikliğini anlatmak için bahsetmek istedim. Sanırım bu tarz kitapları okudukça fantastik evrene yaklaşıyorum inceden. Büyükler için masal yazıyordu arka kapağında. Momo tam da böyle bir kitap. İçindeki illüstrasyonlardan anlatım diline kadar her ayrıntı masal türüne göz kırpıyor. Sadece uzun bir masal diyebiliriz işte. Fakat zamanımızı bazen ne kadar boşa harcadığımıza yahut zaman ayırmamız gereken şeylere ince ince göndermeler yapıyor ve "masalların" hayal dünyasından da bu yönüyle ayrılıyor. Kitabın bendeki baskısı Pegasus Yayınlarından, 304 sayfa ve 30 TL.

Sanırım bu maçı Galatasaray için 2019 - 2020 sezonunun finali olarak yazabiliriz artık. Üst üste 3 maçta kaybettiğimiz (Beşiktaş - Rize - Gaziantep) 7 puan neticesinde nefis başladığımız ikinci yarıda elimize aldığımız tüm ipler ayağımıza dolandı. Şimdi biz şahane oynamadık kabul. Kaldı ki bu takım zaten bizim B takımımız çoğunlukla. Türkiye Kupası maçlarının takımı falan... Fakat şu maçı sahada, kenarda, içeride kontrol eden ona yakın hakem var değil mi? Peki bu hakemler Gaziantep'in attığı 2. golde kale önünde bulunan ve geriden gelen şuta da hareketlenen elemanın aktif bölgede ofsayta düştüğünü nasıl görmüyor? Aynı pozisyon yüzünden Başakşehir'in iki gün önce yediği gol iptal edilmiş mesela. Sadece koyulduğu gün duyulan bir daha da kimsenin görmediği bir kuyruklu yıldız kuralı olan kalecinin elinde top tutma süresine ilişkin kuralı bugüne kadar gören kaç kişi var? Kural uygulanacaksa herkese uygulanmalı mesela değil mi? Ama bu da elbette sadece ve tek başına Galatasaray'a uygulandı. Pozisyon rakip lehine gole çevrilir çevrilmez de maç bitirildi, santra bile olmadı falan... Enteresan işler. Herhalde geçen seneki şampiyonluğumuz birilerini kötü etkilemiş olacak ki her türlü talimatla takımın üstünden geçiyorlar. Bu sezon şampiyonluk gitti artık en pollyanna olan ben bile farkındayım. Peki ya kaybettiklerimiz? Fernando? Florin? Luyindama? Marcao? Bunların hesabını kim verecek? Kalan 6 maçta sakatlıksız bir periyot dilerim. Bir şekilde kendimizi Avrupa arenasına da atarsak, ben fitim bu sezona. Allah yardımcımız olsun bu yönetimlerle.

Kitabı almaya niyetlendiğimde arka kapağında Tolstoy'a dair yarı otobiyografik bir eser olduğu yazıyordu. Sırf nasıl bir çocukluk geçirmiştir acaba diye merak edip aldım üç kitabı da. Çocukluk, bir üçlemenin ilk halkası. Bundan sonra İlk Gençlik ve Gençlik kitapları var. Nikola'nın ailesini tanıyoruz kitapta... İlk aşkını, babasını, annesini, kardeşlerini, büyükannesini, kuzenlerini, arkadaşlarını tanıyoruz. Kitap adının hakkını veriyor. Bilirsiniz, çocukluk demek masumiyet demektir ya, kitabın genelinde de o masumiyet havası hakim. Nikola'nın oynadığı oyunlar, utangaç olduğu anlar, ilk aşkını tarif edişi... Kitapta beni en çok etkileyen şey dilinin akıcılığı ve basitliği oldu. Dünya klasiklerinin dili biraz ağırdır bilirsiniz. Bu kitap, umuyorum serinin kalanı da öyledir, yalınlığı ile diğerlerinden epey ayrı. Zaten Hasan Ali Yücel serisinin genel özelliği bu. Hangi dilde yazılmış olursa yazılsın illa ki sade. Kitabın bendeki baskısı Türkiye İş Bankası Yayınlarından, 172 sayfa ve 13 TL.
